İçeriğe geç
lutfullahdogancom
Tüm mektuplar

3 Ocak 20264 dk okuma

Anti-Kırılganlık Tanımı ve Sonuçları

Bu yılın ilk yazısını geciktirdim, çünkü anlatmak istediğim şey net değildi. Netleştiğinde ise konunun hedefler değil, belirsizlik olduğu ortaya çıktı.

Lütfullah Doğan3 Ocak 2026

Bugün bir dostumla sabah kahvesi içerken sohbet ediyorduk. Özel bir konu yoktu. Ne büyük bir kriz, ne de çarpıcı bir olay. Ama bazen tam da böyle anlarda, uzun süredir zihinde dolaşan ama yerine oturmayan parçalar sessizce yerli yerine geçer.

Son günlerde kafamda sürekli dönen bir şey vardı. Notlar alıyor, cümleler yazıyor ama hiçbirini göndermeye ikna olamıyordum. O yüzden 2026’nın ilk yazısı da gecikti. Yazamadığım için değil; yazdığım hiçbir şey doğru yerden başlamıyordu.

Bugün o kahvede, konuşmanın bir yerinde fark ettim: Sorun anlatmak istediğim şeyde değil, oraya nasıl baktığımdaydı.

Biz genelde yılın başında yeni hedefler konuşuruz. Planlardan, disiplinlerden, bu kez daha iyi yapacaklarımızdan bahsederiz. Ama son yılların bana gösterdiği şey bambaşkaydı.

Asıl belirleyici olanlar, hedeflediğim şeyler değil; hiç hesapta yokken olanlardı. Planı bozanlar. Varsayımları çökertenler.

Ve mesele, bunların olması değildi. Mesele, o anlarda benim ya da herhangi bir sistemin nasıl davrandığıydı.

Bir şeyler ters gitmeye başladığında, içimizde neredeyse otomatik bir refleks çalışır. Planı gözden geçirmek, riski azaltmak, belirsizliği kısmak, kontrolü yeniden ele almak isteriz. Çünkü bize öğretilen şudur: İyi sistemler sürpriz sevmez.

Ama hayat garip bir şekilde buna uymuyor.

En çok “korunduğunu” sandığımız alanlar, çoğu zaman ilk çökenler oluyor. Aşırı planlanmış kariyerler tek bir sarsıntıda anlamsızlaşıyor. Her ihtimali hesapladığını düşünen şirketler, hiç beklemedikleri bir yerden dağılıyor. Güvenli hissettiren yapılar, belirsizlikle karşılaştığında sert değil; cam gibi davranıyor.

Bu noktada fark ettiğimiz şey şu oluyor: Sorun, şokun kendisi değil. Sorun, sistemin şoka nasıl tepki verdiği.

Bazı yapılar darbe aldığında küçülür. Bazıları aynı kalmak için direnir. Bazıları ise ve asıl ilginç olanlar bunlardır darbeden fayda sağlar.

Genelde dünyayı ikiye ayırarak düşünürüz: kırılanlar ve kırılmayanlar. Oysa bu eksik bir harita.

Gerçekte üç tür sistem vardır:

  • Darbe geldiğinde dağılanlar
  • Darbe geldiğinde aynı kalmaya çalışanlar
  • Darbe geldiğinde başka bir şeye dönüşenler

İlkine kırılgan deriz. İkincisine dayanıklı yani “robust”. Üçüncüsüne ise çoğu zaman adını koymadan geçeriz.

Nassim Nicholas Taleb bu üçüncü kategori için net bir kavram önerir: anti-kırılganlık.

Burada kritik bir yanlış anlamayı temizlemek gerekir. Anti-kırılganlık, zorluklara katlanmak değildir. Güçlü olmak, direnmek ya da sabretmek de değildir.

Çünkü dayanıklılık, darbe karşısında aynı kalmayı hedefler. Anti-kırılganlık ise darbe sonrası aynı kalamama ihtimalini kabul eder hatta bunu avantaja çevirir.

Bu fark teorik değil, pratiktir.

Dayanıklı sistemler belirsizlikle karşılaşınca hasarı minimize etmeye çalışır. Anti-kırılgan sistemler ise belirsizliği fırsat üreten bir değişkene dönüştürür.

Buradaki anahtar kavram asimetridir.

Bir sistem, rastgele bir olaydan aşağı yönde sınırlı zarar, yukarı yönde açık kazanç elde edebiliyorsa, anti-kırılgan bir yapı göstermeye başlar.

Bu yüzden anti-kırılgan düşünce geleceği tahmin etmeye çalışmaz. Çünkü nadir, büyük ve etkisi orantısız olayların olasılığı hesaplanamaz.

Ama şu ölçülebilir: Bir hata olduğunda ne kaybediyorum? Bir sürpriz olduğunda ne kazanıyorum?

Anti-kırılganlık tam olarak bu sorularla ilgilenir.

Bu bakış açısıyla dünyaya baktığınızda bazı şeyler yer değiştirir.

Kırılgan yapılarda hata bastırılması gereken bir kusurdur. Dayanıklı yapılarda tolere edilen bir maliyettir. Anti-kırılgan yapılarda ise hata, öğretici bir mekanizmadır.

Bu yüzden açık kaynak yazılımlar kapalı sistemlerden daha hızlı gelişir. Bu yüzden deney portföyü olan startuplar, kusursuz planlara sahip şirketlerden daha uzun ömürlüdür. Bu yüzden evrim, merkezi tasarımdan daha başarılıdır.

Anti-kırılgan sistemler şunu bilir: Yanlışların kendisi değil, yanlışların bedeli öldürür.

Bu nedenle bu sistemler: – büyük ve geri dönülmez tekil bahislerden kaçınır – borcu sınırlı tutar – opsiyon yaratır – fazlalık barındırır – aşırı optimizasyondan özellikle uzak durur

Çünkü optimizasyon, görünmez kırılganlıklar üretir. Her şey yolundayken kusursuz çalışan sistemler, küçük bir sapmada dramatik biçimde çöker.

Modern dünyanın temel çelişkisi de buradadır. Kontrol arayışı bizi daha güvende yapmaz. Sadece daha hassas hâle getirir.

Anti-kırılganlık bir motivasyon öğretisi değildir. Bir tasarım prensibidir. İnsan için, şirket için, kariyer için, hatta düşünme biçimi için.

Soru şu değildir: “Bu beni zorlar mı?”

Asıl soru şudur: “Bu beni kırılgan mı yapıyor, yoksa opsiyonel mi?”

Ve belki de en rahatsız edici gerçek şudur: Bazı sistemler, sarsılmadan neye dönüşebileceklerini asla öğrenemezler.

Belki de 2026’nın başında kendimize şunu hatırlatmak gerekiyor:

Yeni hedefler yazmak kadar, yanlış çıktığında ayakta kalacak bir yapı kurmak da hedef olmalı.

Çünkü bu yıl da planlar bozulacak. Bazı varsayımlar çökecek. Bazı “kesin” sandıklarımız, yerini yeni sorulara bırakacak.

Bu kaçınılmazsa, o zaman daha doğru soru şudur: Bu yıl neyi daha iyi tahmin edeceğim değil; neyin yanlış çıkmasına dayanıklıyım?

Hangi kararlar beni tek bir senaryoya bağımlı kılıyor? Hangi alışkanlıklar yalnızca “her şey yolunda giderse” çalışıyor? Hangileri ise belirsizlik karşısında bana opsiyonel alan açıyor?

Anti-kırılganlık, geleceği bilmekle ilgili değildir. Gelecek yanlış çıktığında oyunda kalabilmekle ilgilidir.

2026 muhtemelen yine planladığımız gibi gitmeyecek. Ama iyi haber şu: Bazı sistemler için bu bir problem değildir.

Asıl soru şudur: Bu yıl beni koruyan şeyler mi biriktiriyorum, yoksa belirsizlikten, krizlerden, şoklardan fayda sağlayabilecek yapılar mı kuruyorum?

Hayata ve İşe Yeni Bir Açıdan Bak

Zihin, düşünce modelleri ve uzun vadeli oyun üzerine yazdığım mektuplara katıl.

Beğendiysen paylaş:

Sıradaki Mektuplar